17 Ekim 2014 Cuma

İnsan öldükden sonra ruhu nereye gidiyor? Mezarlıkdan geçerken selam vermek, ruhların orada olduğuna mı işarettir? Öldükten sonra ruhların durumunu anlatır mısınız?



Ölüm yokluk değildir; daha güzel bir alemin kapısıdır. Nasıl ki, toprak altına giren bir çekirdek, görünüşte ölüyor, çürüyor ve yok oluyor. Fakat gerçekte daha güzel bir hayata geçiş yapıyor. Çekirdek hayatından ağaçlık hayatına geçiyor.
Aynen bunun gibi, ölen bir insan da görünüşte toprağa giriyor, çürüyor ama geçekte berzah ve kabir aleminde daha mükemmel bir hayata kavuşuyor.
Beden ile ruh, ampul ile elektrik gibidir. Ampul kırılınca elektrik yok olmuyor ve var olmaya devam ediyor. Biz onu görmesek de inanıyoruz ki, elektrik hala mevcuttur. Aynen bunun gibi, insan ölmekle ruh vücuttan çıkıyor; fakat var olmaya devam ediyor. Cenab-ı Allah ruha münasip daha güzel bir elbise giydirerek, kabir aleminde yaşamını devam ettiriyor.
Bu sebeple Peygamberimiz (asm),
“Kabir ya cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da cehennem çukurlarından bir çukurdur.” (Tirmizi, Kıyame 26)

buyurarak, kabir hayatının varlığını ve nasıl olacağını bize haber veriyor.
İmanlı ölen ve kabir azabı görmeyen insanların ruhları serbest dolaşır. Bu sebeple pek çok yere gidip gelebilirler. Bir anda çok yerde bulunabilirler. Aramızda dolaşmaları mümkündür. Hatta şehitlerin efendisi Hz. Hamza (ra) pek çok insana yardım bile etmiş ve hala yardım ettiği insanlar vardır.
Ruhlar aleminden anne karnına gelen insanlar, oradan dünyaya doğarlar. Burada buluşup görüşürler. Aynen bunun gibi, bu dünyadaki insanlar da ölüm ile öbür tarafa doğarlar ve orada dolaşırlar. Nasıl ki buradan öbür tarafa gideni uğurluyoruz. Kabir tarafından da buradan gidenleri karşılayanlar var. İnşallah bizleri de başta Peygamberimiz (asm) olmak üzere, bütün sevdiklerimiz orada karşılarlar.
Yeni doğan çocuğu burada karşıladığımız gibi, buradan öbür tarafa giden bizleri de inşallah dostlarımız karşılayacaktır. Bunun şartı Allah’a iman, O’na ve Peygamber'ine uymak ve iman ile ölmektir.
Resulullah (asm), kabir ziyaret ederken ahireti hatırlamayı, meyyite dua ederek, ona ihsanda bulunmayı, ona acımayı, istiğfar etmeyi emretmiştir. Bir kabri ziyaret eden kimse, hem kendisine, hem de meyyite iyilik etmiş olmaktadır. Müslim’in, Ebu Hüreyre’den bildirdiği hadiste,

"Kabirleri ziyaret ediniz! Kabir ziyareti, ölümü hatırlatır." (İbni Mâce, Cenâiz 47)

buyuruldu. Abdullah ibni Abbas diyor ki, Resulullah Medine’de, kabristan yanından geçiyordu. Kabirlere bakarak,,

Esselamü aleyküm ya ehlel-kubur! Yagfirullahü lena ve leküm, entüm selefüna ve nahnü bil-eser."

buyurdu. Bu nedenle kabir ehline selam vermek sünnettir.
İman ehli insanların ruhları serbest olduğundan verilen selamları alırlar. Ayrıca her ruhun kabriyle de irtibatı vardır. Fakat bu durum onların topraktaki cesedlerinde olduğu anlamına gelmez. O alem tamamen farklı bir alemdir. Nitekim güneş çok yükseklerde olduğu halde ışığıyla, ısısıyla, renkleriyle sizin yanınızdaki aynayla irtibatı vardır. Ama güneş aynanın içinde değildir. Aynaya zarar verilse bile güneşe bir şey olmaz.
Kutlu ve iyi ruhlar ölünce göklere mi çıkıyor?

“Muhakkak! Şüphesiz iyilerin kitabı “İlliyyûn” dadır. İliyyûn’un ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, yazılmış bir kitaptır.” (Mutaffifîn, 83/18-21)

Abdullah b. Abbas, Kâb. B. Ahbar, Üsame b. Zeyd ve Mücahid’e göre, “İlliyun”,yedinci göktür ve cennetlik olanların ruhları da oradadır. (bk. Taberî, İbn Kesir, Râzî, ilgili ayetlerin tefsiri).
Demek ki, herkesin kitabı ruhunun bulunduğu yerdedir. Oradaki mukarreb meleklere teslim edilmiştir.
Yine Kâb ve İbn Abbas’ta gelen diğer bir rivayete göre, müminlerin ruhu Arş'ın yanındadır. Başka bir rivayette cennettedir.(age.).
Konuyla ilgili Dahhak’ın görüşü şöyledir: Mümin kimsenin ruhu alındığında, onu alıp dünya semasına götürürler, Her gökte bulunan Mukarrebin melekler, onu oradan alıp sırayla ikinci, üçüncü, dördüncü, beşinci, altıncı ve yedinci semaya çıkarırlar, oradan da Sidretu’l-Muntahaya götürürler ve “Ya Rabb! Bu senin filanca kulundur.” derler. Allah o kulunun kim ve nasıl biri olduğunu en iyi bilen olarak, onu azaptan emin kıldığına dair mühürlü bir tezkereyi onlara gönderir."Muhakkak! Şüphesiz iyilerin kitabı “İlliyyûn” dadır. İliyyûn’un ne olduğunu sen nereden bileceksin? O, yazılmış bir kitaptır.” ayetleri bu gerçeğe işaret etmektedir.(age.)
Bazı alimlere göre, “yazılmış bir kitap”tan maksat kişinin amel defteridir. Hafaza melekleri onları semada mukarreb meleklere teslim ederler. Mümin olan kitabın sahibi güzel amellerini gördüğünde çok sevinecektir.(Razî, a.g.y).
Bir hadis rivayetine göre Efendimiz(a.s.m) şöyle buyurmuştur:

“Melekler Allah’ın kullarından bir kulun amellerini yukarıya çıkarırken, onu çok fazla bulup överler. Nihayet Allah’ın dilediği yere vardıklarında, Allah onlara şu mesajı gönderir;
‘Siz kulumun amellerini muhafaza ettiniz, ben de onun içini kontrol ettim, bu kulumun amelleri halis değildir (içinde Allah’ın rızası dışında başka maksatlar vardır), bu sebeple onları alıp aşağıların aşağısına (Siccin) götürün.'
"Diğer taraftan bir kulun amellerini yukarıya çıkarırken onu azımsar ve küçümserler. Allah yine onlara şu mesajı gönderir:
‘Siz kulumun amellerini muhafaza ettiniz, ben de onun içini kontrol ettim, bu kulumun amelleri halisdir, onları en yüksek yere götürün.'  (Zamahşeri, el-Keşşaf; Suyutî, ed-Durru’l-Mensur, ilgili ayetlerin tefsiri).

Sahih bir rivayete göre,
“Şehitlerin ruhları Arş'a asılı kandillerdeki yeşil kuşların içinde olur ve istediği şekilde cennet bahçelerinde dolaşırlar.”(Müslim, İmare, 33).



"İNSANSI"LAR ve "İNSAN"LAR






Burada Cenâb-ı Hakk'ın bize açtığı çok önemli bir gerçeği açıklamak istiyorum... Bu elbette bizim değerlendirmemizdir ki kimse bunu kabul ile zorunlu değildir...
Bizim müşahedemize göre...
"Yeryüzünde kan dökücü, fesat çıkarıcı varlıklar" ifadesi, meleklerin, o an için yeryüzündeki "insan"ları ve onların yaşantılarını tespit etmelerinden ileri geliyordu... Çünkü o sıralar yeryüzünde ilk "insan" var olmamıştı ve yalnızca "insansı"lar yaşamaktaydı!
Dikkat edilirse, Kur'ân-ı Kerîm'de Âdem'in ilk insan türünden bir varlık olduğuna dair hiçbir âyet yoktur! Kurân'daki bu açıklama "yeryüzünde Halife meydana getirileceği" yolundadır...
O devirde yeryüzünde bir tekâmül sürecinden geçerek bugünkü "insan"a son derece benzeyen; fakat zihnî fonksiyonlar yönünden düşünce, muhakeme gibi insanî vasıflardan yoksun; "homo-saphien" olarak adlandırılan, insan bedeninde hayvanlığı yaşayan topluluklar vardı... Ki biz bunlara "insansı"demekteyiz...
Bunlar, kişisel menfaatleri için birbirlerine her türlü zararı verebiliyorlar; kan döküp, fesat çıkarıyorlardı! Yaşamları yalnızca hayvansal düzeyde olup, yeme-içme, çiftleşme, olabildiğince her şeye sahip olma gibi son derece sınırlı bir şekilde devam ediyordu.
Elbette o zaman yeryüzünde en bilinçli varlıklar olan "CİN"ler de bunlar üzerinde istedikleri gibi tasarrufta bulunabiliyorlardı...
Melekler de kendi kapasiteleri ve gördükleri örnekler kadarıyla, "Halife" olacak "insan"ı, o an'a kadar yaşam süregelmekte olan "insansı"lar gibi değerlendirerek; yeryüzünde kan dökücü, fesat çıkarıcı bir varlık zannetmişlerdi!
Oysa, "Âdem" ismiyle işaret edilen "şekillenmiş çamur" yani "hücresel beden" sahibi varlığa, yani "insansı"ya, belli bir kıvama -sevveytu- geldikten sonra Allâh, "ruhundan üfle"miş; böylece o, bir "mutasyon" geçirmişti! Bundan sonra da "insansı"lar arasında ilk "insan" olmuştu Hz. Âdem!
"Onu tesviye edip (beynini oluşturup), o yapının içinden Ruhum'dan (Esmâ mânâlarımdan) nefhettiğimde (açığa çıkardığımda {nefh yani üflemek, içten dışa şeklinde olur daima})..." (38.Sâd: 72)
Burada dikkat edilmesi gereken husus, öncelikle insan bedeninin, "insanî" hakikati ortaya çıkartabilecek bir "kıvama", kemâle gelmesidir... Ki bu da yukarıdaki âyette ön oluşum olarak belirtilmiş; daha sonra da "Ruhum" ifadesiyle "Esmâ-i ilâhî'nin mânâları" anlatılmak istenmiştir! Bilindiği gibi "ruh"kelimesinin çok önemli bir anlamı da "mânâ"dır...
Allâh, Âdem'e bütün isimleri talim etmişti!..
"Ruh nefhi" ifadesiyle anlatılan, "Esmâ-i ilâhî"nin kapsamlı bir kapasiteyle ortaya çıkarılabilmesi yeteneğini oluşturan "mutasyon" olayı sonucunda, beyin kapasitesi Allâhû Teâlâ'nın "talim edilen" tüm Esmâ'sının özelliklerini ortaya koyabilecek kemâlâta ulaşmış; böylece de cennet hâli diye bahsolan yaşama geçmişti Âdem!
Yani, kendi Esmâ-i ilâhî'sini, zâhiren ve bâtınen bütün boyutlarda ortaya çıkarabilecek kemâl üzere Âdem'i meydana getirdiği için, bu kemâlinin neticesi olarak Âdem; varlıkları, mevcudatı değerlendirmeye gitmişti...
Âdem'in bütün varlığı ve mevcudatı, kendisindeki geniş mânâ kapasitesi ile değerlendirmesi sonucunda, melekler şaşırmışlar, hayrete düşmüşlerdir!.. Ki bu da gayet doğaldır! Çünkü kendi bileşimlerinde o isimlerin mânâları yok, ortaya çıkmıyor...
Bunun neticesi olarak:
"Subhaneke (her an yeni bir şey yaratıp bunlarla da asla kayıtlanmayan ve sınırlanmayansın)! Bizde açığa çıkarttığın ilimden başkasını bilmemiz asla mümkün değil!.." (2.Bakara: 32) demişlerdir...
Bu deyişin ertesinde de, Âdem'e "secde" etmişlerdir!
Yani, Âdem'in kemâlini, Âdem'de çıkan mânâların, ilâhî isimlerin yanında kendi kapasitelerinin yetersiz kaldığını itiraf etmek suretiyle secde etmişlerdir!.. Buradaki "secde"yi, "Onun halifelik kapasitesi önünde yetersiz ve âciz kaldıklarını itiraf" diye anlamak mümkündür.
Fakat, İblis secde etmemiştir!.. Yani, Âdem'in yapısını oluşturan Esmâ bileşiminin kapsamından ileri gelen bu üstünlüğü kabul etmemiştir.
"Meleklere: "Secde edin Âdem'e" dediğimizde secde ettiler (yoktan varolmuştaki Esmâ'dan meydana gelmiş varlığa - Esmâ mertebesine)... Ancak İblis, benliğinin yüceliğinden (enfüsünde gördüğüyle âfaktaki hakikatten perdelenerek) inkâr etti. Hakikati inkâr edenlerden (kâfir) oldu." (2.Bakara: 34)
İblis, her ne kadar, yapısının hammaddesi diyebileceğimiz bir biçimde, özü itibarıyla bir kısım melekî güce sahip ise de, esas itibarıyla "Cin" sınıfındandır...
Abdullah İbni Abbas ve Saîd İbni Cübeyr; cinlerin, meleklerin ateşten yaratılmış bir kolu olduğunu söylüyor.
İbni Abbas'a göre; İblis, cennet muhafızı ve cinlerin başı, aynı zamanda da yakın gök ve dünyanın sultanı idi.
Yani, "insansı"lar devrinde ve öncesinde, yeryüzünde ve dünya semâsında yani maddeye dönük fikirler ve değerler dünyasında, bugünkü tâbiriyle tüm Güneş Sistemi içerisinde yaşayan varlıklar, cinlerdi. "İblis" lakaplı cin ise bütün bunların, hepsinin başıydı.
"İblis" kelime olarak, Allâh'ın rahmetinden umudu kesilen, rahmete ermesinden umut kesilen, Allâh'tan uzak düşmüş mânâsına geldiği gibi; "iltibasa düşen" yani, "ikileme düşen" anlamını da veriyor.
İblis'in melek değil, cin olduğu ise Kehf Sûresi'nde şöyle vurgulanıyor;
"Hani biz meleklere 'Secde edin Âdem'e' dedik de İblis hariç hepsi hemen secde ettiler! İblis CİNN (türün)dendi..." (18.Kehf: 50)
Burada kısaca şu açıklamayı tekrarlamak istiyorum:
Kâinatta ne tür varlık varsa hepsinin de aslı "melek"tir!
"Cin" denilen "nârî" yapı, gerçekte, "nûr" denilen yapının, belli bir Esmâ terkibi sonucunda yoğunlaşmak suretiyle, bir üst boyutta yeni bir tür olarak oluşmuş hâlidir.
"Madde" ise direkt olarak, "nûr"un çok daha yoğunlaşmasıyla meydana gelmiştir!
"İnsan" gelecekte önce "Berzah" denilen "nârî" boyutta yer alacak; takdirinde olanlar da mutlak kıyamet sonrasında bu boyuttan "nûrânî" boyuta yani "cennet" boyutuna, "nûrânî" bir bedenle "melek"leşmiş bir hâlde geçeceklerdir!
"Nârî" yapıdan yaratılmış olmaları sebebiyle yapıları ve benlikleri bize göre çok güçlü olan Cin'lerin âlimleri ve bu arada İblis lakabı verilen şeytan, biliyordu ki varlıkta bir "TANRI" kavramı yok, sadece her boyutta dilediği gibi zâhir olan ALLÂH var! Dolayısıyla da kendisini "HAK" olarak görüyor, tam anlamıyla firavunluğunu yaşıyordu, elindeki tüm olanaklar ve kuvvetlerle!
Ancak kendilerinde bir kısım Esmâ'nın zâhir olmaması, terkiplerinde bir kısım Esmâ'nın zâhire çıkmaması dolayısıyla, özellikle "Tevhid, Vahdet kemâlâtı ve bunun sonucu olan Kader ilmi" konularında kesinlikle yetersiz olduklarını ve bundan dolayı da Cin'lerin çok çok büyük bir kısmının müşrik olduğunu, Allâh'a şirk koşanlardan olduğunu belirtmiştik "AKIL ve İMAN" ile "RUH İNSAN CİN" isimli kitaplarımızda.
Nitekim, Kehf Sûresi 50.âyetinde, İblis'in secde etmediği, "kâfir" olduğu, yani "gerçeği örten"lerden olduğu anlatılıyor...
Biraz önce de bahsettiğim gibi, her insan karşısındakini olduğu gibi değil, ancak kendi kapasitesi kadar değerlendirebilir.
Her insan böyle olduğu gibi, her varlık da; bu ister cin, ister melek veya insan olsun böyledir ve bu asla değişmez... Zaten kâinatta bütün varlıklar üç bölümde tanıtılmıştır: Melek, cin, insan... Hangi sınıftan olursa olsun, her birim, karşısındakini, ancak kendi kapasitesi kadar değerlendirebilir... Kendi kapasitesini aşan bir değerlendirmeyi yapabilmesi mümkün değildir... Kendi kapasitesindeki genişleme oranında, karşısındakini değerlendirişi de değişir...
Dolayısıyla cinler de, cinlerin başı olan İblis de kendi kapasitesinin dışında kalan özellikleri itibarıyla Âdem'i değerlendirememiş; Onun bütün varlığının, ilâhî mertebelerin sonucu ve de isimlerin bir formülle oluşmuş bileşimi olarak meydana geldiğini müşahede edememiştir...
Yani olayın içyüzündeki hakikate vâkıf olamamış, "insan"ı, özellikle zâhirî yapısı olan bedeni itibarıyla değerlendirmek suretiyle şu kanaate varmıştır:
"O topraktan meydana gelmiştir, bense ışından! Muhakkak ki ışınlar maddenin üstünde hükmedicidir, maddeye tesir edicidir. Öyleyse ben Ona secde etmem!"
Yani üstünlüğünü kabul etmem!
İblis'in, insanın maddeden, topraktan meydana gelmesi, kendi yapısının ise ışınsal bir yapı olması suretiyle onu rahatlıkla etkileyebilmesi yönündeki görüşü, her ne kadar haklı ise de...
İnsanın bu madde bedenini yönlendiren beyninin, ilâhî isimlerin hepsini açığa çıkartabilecek bir kabiliyet ve kapasitede var oluşunu değerlendiremeyişinin neticesinde de, "insan"ı ve ondaki "Halife" olma özelliğini inkâr etmiştir!
Bütün bu idrak edemediklerini inkâr sonucunda da "insan"ın Öz'ündeki, Zât'ındaki, varlığındaki ilâhî mertebeleri müşahede edememek suretiyle "Allâh"tan uzak düşmüştür! Burada geçen "uzak düşmek", acaba "mesafe-mekân" anlamında mıdır?
Şeytan, "Allâh"ı anlayamamış, idrak edememiş, neticede "insan"dan o yüce kemâlin zuhurunu inkâr etmiş; böylece de "Allâh"tan ayrı düşmüş, ilâhî huzurdan tard edilmiştir...
İblis'in "tard edilme"sinin anlamı; "Ulûhiyet kemâlâtının özelliklerinin zuhurunu hakkıyla değerlendirememesi yüzünden gerçeklerden uzaklaşması" şeklinde değerlendirilir...
Bunu anlatan kelime de "LÂNET" olmaktadır! "Uzak olma", anlamına olarak!
Şimdi, burada üzerinde ibret alınması gerekli bir nokta vardır. O da şudur:
"İnsan"da, onun varlığını oluşturan Mutlak Varlık "Allâh"ı müşahede edememenin sonucu, İblis gibi "lânet"lenerek tard edilmektir!..
Kim ki, "İnsan"a baktığı zaman onu "Allâh"tan ayrı bir varlık olarak görür; onda İlâhî Esmâ'nın zuhurunu müşahede edemezse; ondaki varlığın, Hakk'ın varlığı olduğunu anlayıp, değerlendiremezse; bu yanlış değerlendirmesi yüzünden "İblis" yani "şeytan" hükmüyle yaşamını sürdürür!..
İnsanın insana bedenen secde etmesi kesinlikle câiz değildir! Hz. Rasûlullâh, insanların kendisi gelirken bile ayağa kalkmalarına müsaade etmemiş, bunu yasaklamıştır! Kendisi için başkalarının ayağa kalkmasına, hele secde etmesine müsaade edenler, Rasûlullâh (aleyhisselâm)'ın yolundan sapan kişilerdir!
Ancak...
Bâtında "insan""secde" etmeyen de "Allâh'ı inkâr" ederek "gerçeği örten"lerden olur! "Teşbih"in hakkını vermemiş olur...
"Çün bildin müminin kalbinde Beytullâh var,
Niçin izzet etmedin, ki ol evde ALLÂH var?
Her ne var Âdem'de var; Âdem'den iste Hakk'ı sen!
Olma İblis-i şakî, Âdem'de sırrullâh var!"
Öte yandan zâhirde "insan""secde" eden ise yine "Allâh'ı inkâr" ederek "gerçeği örten"lerden olur! "Tenzih"in hakkını geri bırakmış olur...
"Halife" olarak yaratılmışken, kendi varlığındaki bu yüce nimetten gaflete düşer; yalnızca karşısındakinde görüp kendindekinden perdelenmek suretiyle, Hristiyanların Hz. İsa'ya karşı olan durumuna düşer ve neticede "Halife"lik kemâlâtından mahrum kalır...
Eğer daha da gaflete düşerse, karşısındaki "insan"da O'nun varlığını göremezse, bu defa da cin seviyesine düşer, şeytan seviyesine düşer ve böylece de tamamen bedene dönük değerlendirmeler içinde yiyip içip, zevk edip;
"...İşte bunlar en'am (evcil hayvanlar) gibidirler; belki daha da şaşkın!.." (7.A'raf: 179) şeklinde hüküm yer!..


İNSAN hakkında

   

İNSAN RUHU ÜZERİNE AÇIKLAMALAR



İnsanın, ölüm ötesi yaşamda devamını sağlayan yapısı, bilindiği gibi "RUHU"dur.
"RUH" nedir?.. Elbette ki, burada sorulan ve açıklanmak istenen "RUH", bireysel ruh yani "insan ruhu"dur.
Peki, "İnsan Ruhu" nasıl meydana gelmektedir ve özellikleri nelerdir?..
Ana rahmindeki 120. günde cenine "ruh üflenmesi" diye anlatılan olay tamamıyla mecazî bir anlatımdır. Elbette ki Allâh, "üflemekten", hele hele "kendi ruhunu üflemekten" tamamıyla münezzehtir!..
Nitekim bu durumu yaklaşık 1000 sene evvel yaşamış olan büyük tasavvuf ehli Gavs-ı Â'zâm Abdülkâdir GEYLÂNÎ, "Kaside-i Ayniyye" isimli eserinde açıklamış ve özetle şöyle demiştir:
"Bu bir kinayedir!.. RUH, O'nun kendisi değil midir ki?.."
Evet, burası SON DERECE ÖNEMLİ, üzerinde son derece geniş ve peşin hükümsüz tefekkür edilmesi zorunlu bir husustur.
İmam GAZÂLİ'nin de işaret ettiği gibi, "İnsan Ruhu" dışarıdan gelip insan bedenine giren bir şey değildir? Bu konuyu detayla bir şekilde "RUH İNSAN CİN" isimli kitabımızda açıkladık.
Cenin 120. günde, beyin çekirdeğiyle ilk kozmik ışınları değerlendirecek düzeye ulaşır.
Ulaşmış olduğu bu kapasitede, "bir melek gelir ve ruhu üfler" yani gelen kozmik ışınlar bu beyinde "kişilik ruhu" veya "insan ruhu" denilen dalga üretimini başlatan ilk hareketi meydana getirir.
Beynin 120. günde ulaştığı bu kapasite ile, kozmik ışınların etkisi sonucu ölüm ötesi yaşamda devamını sağlayacak olan dalga bedeni üretmeye başlaması olayına, din terminolojisinde "bedene ruh üflenmesi" tanımı getirilmiştir!..
Beynin ürettiği bu "RUH" adı verilen dalga beden, dört veya üç katlı olarak incelenebilir.
Bizim araştırma ve tetkiklerimize göre, kısaca "RUH" denilen "insan ruhu", üç veya dört kısımda meydana gelmektedir.
1. Taşıyıcı dalgalar (Ruh)... Holografik görüntülü dalga beden.
2. "Antiçekim" özellikli dalgalardan oluşan yük.
3. Pozitif enerji yükü (enerji dalgası - Nûr).
4. Bellek dalgaları.

1. TAŞIYICI DALGALAR (RUH)
Taşıyıcı ruh; insanın sonsuza dek yaşamını, varlığını sürdürmesine sebep olan esas dalga hammaddeli yapıdır. Görüntüsü "holografik" bir şekildir. Çeşitli sebeplerle ve şekillerde deforme olsa dahi, daha sonraki aşamada tekrar eski hâline dönebilme özelliklerine sahiptir.
Esas itibarıyla, fizik bedenin karşılığıdır. Şekli, görünüşü, ayrıldığı andaki fizik bedenin aynıdır. Ancak, fizik bedende bir kaza ile mesela bir kol veya bacak kesilmiş ise, o kol veya bacak daha önceden var olduğu ve bu durum da ruha yansıdığı için, bu kesilmeden dolayı ruh bedende böyle bir eksiklik görülmez.
Günümüz modasıyla "uzaylı" varlıklar denilen "cin"lerin bedeniyle insanın bu taşıyıcı ruhu, aynı yapısal özelliklere sahiptir.
2. "ANTİÇEKİM" DALGALARI
Bugüne kadar genelde hep kapalı geçilen bir husustur... Bu konuyla ilgili Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm)'ın açıklamalarını ileride "KADER" bölümünde anlatacağız.
Cenindeki beyin çekirdeği 120. günde çok çok önemli bir tesir ile karşı karşıyadır. Hatta bir insan için varlığın en önemli olayı bu anda cereyan etmektedir, cümlesini çok rahatlıkla söyleyebilirim.
Zira...
O anda beyin çekirdeğine isâbet eden kozmik ışınlar, şayet beyinde bir devreyi faaliyete geçirirse, bu takdirde beyin "ANTİÇEKİM" dalgaları üretmeye başlayacaktır.
Beynin ürettiği bu "antiçekim" dalgaları, "taşıyıcı ruh" dediğimiz dalga yapı üzerine yüklenmiş olarak üretilir.
Bir diğer ifade şekliyle...
Şayet beyinde, 120. günde "antiçekim" dalgaları üretim devresi açılmış ise, bu kişinin ruhu dediğimiz taşıyıcı dalgalar, "antiçekim" dalgaları ile yüklenmiş olarak beden örgüsünü oluşturur. Yok, eğer "antiçekim" dalgaları devresi açılmaz ise, bu defa "ruh" dediğimiz "taşıyıcı dalgalar" sadece kendi başlarına meydana gelirler.
"Antiçekim" dalgalarının özelliği; yüklenmiş olduğu dalga bedeni, yüklenmiş olduğu ruhu, Dünya'nın ve Güneş'in çekim alanından bağımsız hâle kavuşturmaktır.
Aynı zamanda "antiçekim" dalgalarının ikinci bir özelliği de, ruha "pozitif enerji" sağlayan dalgaları yüklenmektir. Yani, üçüncü tür dalgalar, bu ikinci tür dalgalara yüklenmektedir. Şayet beyin, ikinci tür dalgaları üretmiyorsa, bu takdirde, üçüncü tür dalgalar yüklenecek mahal bulamayacakları için, üreten birime hiçbir fayda sağlamayacaktır ölüm ötesi yaşantısında!..
"Antiçekim" dalgalarının üretilmesi konusunda insanın kesinlikle hiçbir dahli yoktur!..
Nasıl, 120. günde beyin çekirdeği, ulaştığı kapasite sonucu, aldığı kozmik ışınım ile otomatik olarak ruhu üretmeye başlıyorsa; insan bilincinin bunda hiçbir katkısı yok ise; aynı şekilde, "antiçekim" dalgalarının üretilmesini sağlayan devrenin açılıp açılmaması konusunda da kişinin hiçbir dahli mevcut değildir!.. Bu açılımı sağlayacak kozmik ışınım ya o anda, o birimin beynine ulaşır ve o devre açılarak "antiçekim" dalgası yüklenmiş, "ruh" üretilmeye başlanır; ya da o açılımı sağlayacak ışınımdan mahrum kalan beyin, "antiçekim" dalgalarını üretmeksizin "ruhunu" üretir!
Bu durumda da, "antiçekim" dalgasından mahrum olarak "var olan" ruhun, kesin olarak âkıbeti, ebedî bir şekilde "cehennem" diye tasvir edilen Güneş'in içinde kayıtlı yaşamdır.
İşte İslâm Dini'nde bu olaydan Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm), "KADER" ile ilgili hadislerinde özetle ve meâlen şöyle bahseder:
"Allâh bir mahlûk hükmedip yaratmak istediği zaman Melek; 'Ey Rabbim, erkek midir, dişi midir; SAÎD midir, ŞAKÎ midir; rızkı nedir, eceli nedir?' diye sorar. BUNLAR ANASININ KARNINDA İKEN BÖYLECE YAZILIR."
İşte bu ve "KADER" bölümünde naklettiğimiz diğer hadislerde bahsedilen "SAÎD"lik ve "ŞAKÎ"lik kelimeleriyle anlatılan olay budur!..
Bahsettiğimiz "antiçekim" dalgalarını üreten beyinler "SAÎD" kelimesiyle, yani "saadete ermiş" anlamında anlatılmaktadır!.. Buna karşılık "antiçekim" dalgalarından mahrum olarak meydana gelen insan ruhlarına ise "ŞAKÎ" denilmektedir!.. Yani, şekavet hâlinde olan!..
Ne "SAÎD", ameliyle "saîd" olmuştur; ne de "ŞAKÎ", amelsizliğiyle "şakî" olmuştur!.. Hiçbiri yaptıklarıyla veya yapacaklarıyla diğer bir hâle dönüşmez!..
Bu olay 120. günde bir anda olup biten bir iştir!..
"Antiçekim" dalgalarıyla güçlendirilmiş ruh anlamına, "SAÎD" kelimesiyle işaret edilir ki; bu kişinin ruhu, neticede kesinlikle "cennet" ortamına ulaşacaktır!..
"Antiçekim" dalgalarından mahrum ruh anlamına, "ŞAKÎ" kelimesiyle işaret edilir ki, bu kişinin ruhu ebedî olarak "cehennem" diye tavsif edilen Güneş içinde mahsur kalacaktır!..
Bu durumun, kişinin ameline bağlı olarak meydana gelmediğine Hz. Rasûlullâh (aleyhisselâm) şu kelâmıyla işaret eder:
- Muhakkak ki hiçbiriniz amelinizle cennete giremezsiniz!..
- Sen de mi yâ Rasûlullâh?..
- Evet, ben de!.. Ne var ki Allâh'ın rahmeti beni kuşatmıştır!..
Evet, burada da işaret edildiği gibi, kişinin cennete girmesi, görüldüğü gibi ameline değil, Allâh'ın rahmetine bağlanmıştır; ki, bu tariften murat da, "takdir gereği olarak" kişinin beyninin "antiçekim" dalgaları üretmesine bağlanmıştır!..
Şayet izah edebildiysek, şimdi geçelim "ruh"a yüklenen üçüncü kat dalgalara...
3. POZİTİF ENERJİ YÜKÜ
Pozitif enerji adını verdiğimiz bu dalgalar beynin "verici" mahiyetteki düşünce ve fiillerinden oluşan bir enerji türüdür!.. Dindeki adı "sevap"tır!..
Pozitif enerjinin karşıtı olan "negatif enerji" adını verdiğimiz dalgalar ise, beynin "alıcı", "birimsel menfaate dönük" davranışlarından oluşur. Dindeki adı "günah"tır!..
Pozitif enerji dalgalarının yükleneceği dalga türü "antiçekim" dalgalarıdır. Şayet, "antiçekim" dalgaları üretilmiyorsa, pozitif enerji dalgaları üretilse bile yüklenecek mahal olmadığı için, ölüm ötesi yaşamda kişiye bir yarar sağlamaz. Ancak bu dünyada yaşanırken, kazanılan bu dalgaların getireceği olumlu sonuçlar söz konusudur!..
Negatif enerji dalgaları ise yüklenmek için "antiçekim" dalgalarına ihtiyaç duymaz!.. Direkt olarak taşıyıcı ruh dediğimiz ana bedeni oluşturan dalga bedene yüklenir.
Pozitif enerji dalgaları (sevap), kişinin ilk şuur hâllerinden itibaren üretilir. Bu sebepten 5-6 yaşından itibaren çocuğa müsbet çalışmalar tavsiye edilir ve bu istikamete yönlendirilir.
Negatif enerji dalgalarını (günah) ise beyin "büluğa ermek" diye tanımlanan cinsiyet hormonlarının salgılanmasından sonra üretmeye başlar! Zira bu dalgalar, beynin biyokimyasının seks hormonlarıyla etkilenmesinden sonra beyin tarafından üretilebilmektedir. Bunun için de, büluğdan evvel kişinin günahları yazılmaz, diye mecazî bir şekilde anlatılır bu durum...
"...Kesinlikle, eğer şirk koşarsan, mutlaka yaptıkların boşa gidecek; muhakkak hüsrana uğrayanlardan olacaksın!" (39.Zümer: 65)
Âyetinde işaret edilen şirk koşularak ölme hâli, "şakî" olma sonucu beyinde "antiçekim" dalgası üretilmeme hâlidir ki, bu yüzden pozitif enerji dalgaları ruha yüklenemez ve bunun da sonucu olarak kişinin amelleri boşa gitmiş olur!..
4. BELLEK DALGALARI
Bellek dalgaları kişinin tüm düşüncelerini, duygularını, arzu ve isteklerini; kısacası kişiyi başkalarından ayıran tüm zihinsel verilerini ihtiva eder!.. Bunlar, aynen televizyon dalgaları misali, ses - görüntü yüklenmiş bir biçimde holografik bedene eklenir.
Ölüm ötesi kişilik, bu bellek dalgalarının muhtevası olarak sonsuza dek devam eder.
Beyindeki tüm zihinsel faaliyet, hiçbiri kaybolmaksızın, her an ruha yüklenir. Yüklendiği dalgalar dediğimiz holografik dalga bedendir ki; ikinci ve üçüncü sırada saydığımız dalgalarla bir bağlantısı yoktur. Yani, ikinci ve üçüncü sırada anlattığımız dalgalar olmasa dahi direkt olarak sürekli bir biçimde, birinci anlattığımız bedene yüklenmektedir.
Bilinç (şuur) dediğimiz şey, bu bellek dalgaları şeklinde ruhta yerini alır. Bir diğer ifade ile, bilincin bedenidir bellek dalgaları!..
Evet... İNSAN denildiği zaman, ölüm ötesi yapısı itibarıyla bu dört ayrı dalga boyundan oluşan holografik dalga bedenli varlık anlaşılır!